Yenisehir.com -

Usturlab!

Tarih içerisinde farklı din ve kavme mensup toplulukların kendilerine ait takvimlerinin olduğu görülmektedir. Bu takvimler genel olarak, Dünya’nın Güneş etrafında izlemiş olduğu bir devri (şemsî takvimler) veya Ay’ın Dünya etrafında dolanımını (kamerî takvimler) esas almakta ve o topluluk için çok büyük önem arz eden bir olayı yılbaşı olarak kabul etmektedir.
Kökeninde Eski Roma, Yunan ve Hıristiyanlığın yer aldığı Batı modernitesi, her alanda dine ve kaynağını esasta dinden alan geleneğe meydan okumakta ve dini/geleneği hayat dışı kılmak için büyük çaba göstermektedir. Ülkemizde, modernite ile gelenek arasındaki mücadele alanlarından biri de varlığın dikey boyutu olan “zaman”dır. Her toplum, yaşamını zaman algısına göre şekillendirmekte ve bu algı ile zaman şeridini teknik olarak tanımlayarak, takvimler meydana getirmektedir. Her yıl, Miladi yılbaşı yaklaştıkça, yılbaşının kutlanıp kutlanmayacağı, kutlanacaksa ne şekilde kutlanacağı üzerine çok farklı fikirler serdedilmekte ve takvimler üzerine tartışmalar yaşanmaktadır
1989 yılında Fethullah Gülen Cemaati tarafından, her yıl 20 Nisan’da Kutlu Doğum Haftası düzenlenmesi önerilmiştir. Bu öneri Türkiye Diyanet Vakfı ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından da desteklenmiş, ancak nedense Hazreti Peygamberin dünyaya gelmiş olması mümkün görülmeyen 20 Nisan miladi tarihi Hz. Muhammed’in doğum günü olarak tespit edilmiştir.
Kutlu Doğum Haftası, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı, Türk Milletinin egemenliğini üzerine aldığı tarih olan 23 Nisan’da Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak ulusal çapta kutlanan bayramı sönük kılmak amacıyla miladi takvime göre 20-27 Nisan olarak tespit edilmiştir. Ayrıca etkinliğin son günü Fethullah Gülen’in doğum tarihine (27 Nisan 1941) özellikle denk getirilmiştir.
Kutlama Haftası’nın bu tarihe sabitlenmesi ile Hz. Muhammed’in doğumu yılda iki defa kutlanmaya başlamıştır. Tepkiler üzerine 2008 yılından itibaren etkinlik mecburen bir hafta öne alınarak 14-20 Nisan tarihleri arasında düzenlenmeye başlamıştır.
Hicri takvimin ay hareketine göre İslam’da esas alınan takvim olduğu ve İsa’nın doğumu ile başlayan güneş takvimine göre bir sabitleme yapılamaz. Miladi takvime göre yapılan sabitlemelerin Mekke’nin Fethi’nin miladi olarak 11 Ocak olmasına rağmen,
Bazı kesimler tarafından, 1 Ocak yılbaşı akşamında kutlanması, bir ayrıştırma ve ikisi arasında seçim yapma amacı güden tarihlere denk getirildiği bariz ortadadır. Bu tıpkı 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramına alternatif olarak Kutlu Doğum Haftası’nın ülkeyi bölme amaçlı çalışmaların parçası olduğu gibi, toplumu ayrıştırmak ve bu kaos’tan İslam adına nemalanma güdüsünde olan çevrelerin, bu Fethi 1 Ocak’a denk getirmeleri, iyi niyetle karşılanacak bir eylem değildir.
Aslında kimin, neyin oyuncağı olduğunuza şöyle bir baktığımızda: Toplumu, İnsanları ayrıştırmaktan başka hiçbir şeye hizmet etmediğiniz gerçeği gün gibi ortada.. Hangi Fetih, Hangi Doğum… Kutsal aidiyet duygularını, toplumca önem adleden günlerin (Milli Bayramların) hemen önüne koyarak amaçladıkları, bilgi kirliliğinden dolayı oluşacak boşluk ve kaos’un bizler farkındayız. Peki bunlara çanak tutanlar ve taşeronluğunu yapanlara ne denmeli ?
Elbette Karnımızdaki Söz, Kaleme Yansıyacaktır…
⋆⋆⋆
Ortaçağ, Avrupa ve Hristiyan dünyası açısından çok kötü ve Dogmatik gecen bir karanlık dönemdir.
İslam Dünyasının büyük Gökbilimcileri sayesinde, özellikle namaz vakitleri ve önemli tarihlerin belirlenmesi ihtiyacından dolayı, basit aletlerden Bilimsel Güneş Saatlerinin keşfine, Avrupadaki Rönesans ve Reformun temellerine uzanan birkaç yüzyıllık bilimsel dönemdir. Suriye’nin Halep şehrinde Emevi Camiinin avlusunda bulunan güneş saatinin levhasında yazılan ayet, bilimsel İslam’ın en parlak döneminde nasıl algılandığının en bariz örneğidir…
‘ Oku ve İnsanoğluna önceden bilmediği şeyleri anlatan, bilimi öğretenleri koru’.
Bu bilimsel aktivitenin, din tarafından nasıl teşvik edildiğini, durmak bilmez bir ‘Sorgulama Dünya’sıydı. Bağdat, Kahire, Cordoba ve Fes gibi şehirlerde, büyük eğitim merkezleri ve medreselerde, modern Kimya’yı ve Optik Bilimi bulmuşlardı. Tıp, Mimari ve Astronomi alanlarında büyük adımlar atarak dönemin bilim merkeziydiler. Üstelik hepsi Endülüs şehriydi.
Avrupa’da ise işler tam tersine yürüyor ve kendilerince en ileri derecede buldukları çalışmalarda, kutsal bayramları sayılan Paskalya’da olduğu gibi, tarihleri belirlemeye yetecek ölçüde dahi bilimden uzaklardı. Gerçekte temel metinler ve kaynakların sayısı çok azdı. Eğer bir Katedral’in kütüphanesinde 100 kitap bulunuyorsa, bu büyük bir kütüphane kabul ediliyordu. Sadece İncil ve erken dönem kilise dökümlerinin bulunduğu kütüphaneler ile o dönemde 80 bin kaynak bulunduran Kortuba ve Bağdat kütüphaneleri karşılaştırıldığında, arada bir uçurumun olduğu aşikardır. Üstelik, Avrupa’da unutulmaya yüz tutmuş Aristo ve Eflatun’un eserleri, hem aslı hem de Arapça ve Farsça çevirileri ile mevcuttu.
11.yy’lın başlarında, Hıristiyan rahipler ve Şovalyelerin oluşturdukları Haçlıların yanında seyyahlar da vardı. Bunlardan en önemlisi de Baht’lı Adelart’dı. Adelart, tüm bu kaynak veri depolarını talan ederek, bilgi ve bilimin Ortadoğu’dan Avrupa’ya kaymasına neden olmuştur. Adelart bilgi belge ve kitapların yanı sıra, gördüğü Astronomik aletler karşısında hayrete düşmüştü. Bu aletlerin en önemlisi de Güneşin ve yıldızların konumunu baz alarak, yılı, ayı, saati istediği an belirlemeye yarayacak Usturlab’tı. Tüm bu çalışmalar, karanlık Avrupa’nın Rönesans ve Reformla Aydınlanmasında öncülük etmişlerdir.
İlk Dünya haritasının belirlenmesinde Muhammed El İdrisi’nin çalışmaları, Kopernik’in şöhret, Galileo’nun ölümüne neden olacak çalışmalarının kaynağına dayanan El Tusi’nin diyagramları. Erasmus; Petrarch; Dante; Machiavelli, Da Vinci’nin çalışmalarının kaynağı İbni Rüşt, Avrupa’daki düşün hareketlerinin başlangıcı ve mihenk taşıdır.
‘Felsefe Gerçeği Arayıştır. Eğer Tanrı Gerçekse, İkisinin Bir Arada Olması Gayet Tabi’dir.’
Averroes (İbni Rüşt) ün bu felsefi sözü dile getirişinden yüzyıllar sonra bile, O’nun fikir ve düşünceleri Batı Dünyasında büyük değer görmekte, insanlar Din’in ve Laik eğitimin birlikte var olabileceğini kanıtlamaya çalışırken o’nu ve fikirlerini kılavuz edinmektedirler. O hem düşünsel özgürlük, hem de inanç özgürlüğü için gelecek nesillere etkili bir arguman bırakmıştır.
Ortaçağ’da yaşamış Avrupa’lıların, Müslüman filozoflarda keşfettikleri doneler, modern dünyayı şekillendirecek bir düşüncenin temellerini oluşturmuştur.
‘ Evrenle çelişkiye düşmeden de, mantık yoluyla Din’in algılanabilir olması.’
Elbette Tanrı bütün evreni yönetir. Ama, bizler de doğayı sorgulayabilmeli hatta sorgulamalıyız.
Tıpkı 11. yy.da, Müslüman Gökbilimci ve Fizikçilerinin olduğu gibi.
Günümüzde, Bilimden uzaklaşan Ortadoğu ülkeleri, Bilimin Beşiği olan Uzak Doğu ve Avrupa Ülkelerinin Dünya ekonomisi üzerindeki söz sahibi konumları, umarım iyi bir ders olmuştur.
Bilimi reddeden bir İnsan, Bilimden uzak zannettiği İslam’a sığınır. İşte tam da bu kafa, Hicri kutlanan Bayramları, Kandilleri, Mekke’nin Fethini ve Kutlu Doğum Haftasını miladi takvime göre senkronize edemez…
İnsan olabilmenin öngörüsü, insan kalabilmektir. İnsan Bilim İle vardır. Felsefe ve Bilim ile var olmaya devam edecektir…

YAZARIN SON YAZILARI
ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. ekrem yaşar dinçer dedi ki:

    LÜTFEN SİFONU ÇEKMEYİ UNUTMAYINIZ. ;))))

  2. Nurcan Öztürk dedi ki:

    Yazıdaki asıl göstermek istediğinizin bu olmadığının farkındayım ama Avrupa’ya kanalizasyonu, sizin deyiminizle sifonu Endülüs Devleti eliyle sizin o pis dediğiniz Araplar getirmiştir.

YORUM YAZ