Dolar 18,5874
Euro 18,1940
Altın 1.022,55
BİST 3.553,85
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 19°C
Hafif Yağmurlu
Bursa
19°C
Hafif Yağmurlu
Cum 18°C
Cts 20°C
Paz 21°C
Pts 22°C

Muzaffer öğretmen(ler…)

Bir gazete haberi ilişti gözüme, aklıma öğretmenlerim geldi. Ve bu ülkede hala bazı şeylerin onca yıla rağmen değişmediği

Muzaffer öğretmen(ler…)
A+
A-
16.08.2010

Bir gazete haberi ilişti gözüme, aklıma öğretmenlerim geldi. Ve bu ülkede hala bazı şeylerin onca yıla rağmen değişmediği…
Babalarının ardından gözyaşı döken iki kardeşin birbirine yaslanmış fotoğrafının yanındaki haber şöyle:
“Sözleşmeli öğretmen Ahmet Fazlı Elçi yaz aylarında yedi yüz liralık maaşını alamadığı için ne iş bulsa yapıyor, geçinmeye çalışıyordu.
O gün de iş hazırdı. Milli Eğitim Bakanlığı’nın gönderdiği kitapları, ders verdiği okula taşımayı kabul etmişti. Ancak sıcağa dayanamayan talihsiz öğretmen hamallık yaparken kalp krizi geçirip yaşamını yitirdi…”
O zamanlar henüz on yaşındaydım. Erzincan’daydık. Gözleri öğretme isteği ile dolu pırıl pırıl parlayan öğretmenlerimiz vardı.
Ceketinin yakası eskimiş, pantolonu ütüden parıl parıl, iki yakası bir araya gelmeyen ama her şeye rağmen saç sakal tıraşına özen gösteren, kendini öğrencilerine adamış öğretmenler…
Onlardan biriydi Muzaffer Bey. Bir örnek yelekli, lacivert takım elbisesi içinde bizim için hayatımızın en önemli adamlarından biriydi. Tıpkı bir roman kahramanı gibi.
O yıllarda elektrikler sık kesildiğinden karanlıktaydı ülkem. Bizler, “Elektrikler kesildi, çalışamadık,” mazeretleri üretirken o, akşamları gaz lambasının ışığında test soruları hazırlar, karbon kâğıdı ile çoğaltır, ertesi güne hazırlık yapardı. Bizleri ertesi günlere hazırlamak için… Tek dileği, Anadolu Liseleri sınavını kazanmamızdı.
Bunla da yetinmezmiş meğer. Duyduğumuza göre, hafta sonları köylere gidermiş. Tanrı misafiri gibi her gün bir evin kapısını çalar, “Kız çocuklarınızı okula gönderin,” dermiş “Okumak, öğrenmek onların da hakkı.” Önceleri onu kimse dinlemese de sonraları babalar kızlarını birer ikişer getirirlermiş okula. Böylesine büyük düşünen bir adamdı…
Okul yılları akıp gidiyordu. Şubat tatiline yaklaştığımız günlerden biriydi. Derse gelmedi Muzaffer Bey. Oysaki hiç böyle yapmazdı. Ertesi gün de gelmedi. Ertesi gün daha ertesi günlere karıştı ama Muzaffer Bey gelmedi.
Terk edip gitmişti sanki bizleri. Ne olmuştu öğretmenimize? Kimse bir şey bilmiyordu ya da söylemek istemiyordu. Yerine bakan öğretmenden de bir şey öğrenemedik.
En sonunda gittik muavinlerin odasına, dikildik kapıya. Oldukça üzgün halde, “Öğretmeniniz, bir kaza geçirdi,” dedi müdür muavini. Görünmez kazaymış. Pazaryerine dalmış kamyon. Üç kişi yaralıymış. Biri de Muzaffer Bey imiş…
Pazara mı çıkmıştı öğretmenim? Ne olmuştu da bu başına gelmişti? Çocuk aklı. Başka niye gitsin ki oralara? Sorularımız yanıtsız kaldı.
Dayanamadık yokluğuna, biraz da meraktan olsa gerek bir grup öğrenci, “geçmiş olsun” demeye evine gittik. “Dağlar gibi” öğretmenimizin yoksul yaşamına yolculuk yaptık aslında.
Yirmili yaşlarda, üniversitede okuyan kızı karşıladı bizi. Hemen oturttu başköşeye, kolonya ikram etti. Bir masa, iki divan vardı misafir odasında. Zavallıcık, yatıyordu divanda, kafası gözü sarılı halde…
Çocukluk işte her eşya tek tek aklımda yer etmiş. Masanın üzerindeki sürahi, gaz lambası, birkaç ders kitabı ve okuma gözlüğü. Çalışma mekânı burası olmalıydı. Güzel yurdumda eğitmek, öğretmekle görevli kişinin çalıştığı ortam…
Özlemişti bizi. Ne yapıyorsunuz çocuklar?” “Ben varmışım gibi devam ediyorsunuz derslere değil mi?” dedi, kırık dökük bir sesle. “Evet!” dedik hep bir ağızdan. “Sizi çok özledik!..” “ Ben de, ben de” dedi. “Çocuklara tatlı ver,” diye seslendi hanımına, “Onca yoldan gelmişler, acıkmışlardır.”
Tatlımızı yerken merakımızı da giderdik. Öğretmenim, pazarda meyve sebze satarmış meğer. Kolay mı ev geçindirmek oncacık maaşla? Küçücük çocuktuk, şaşırdık tabi, hayat mücadelesini o yıllarda anladığımızı söyleyemem.
Konuştuk oradan buradan. Sonra elini öptük veda ettik, karısı geçirdi bizi. “Öğretmenim bir an evvel aramıza dönün!” diye tekrar içeri seslendik, duymadı. O an, kapıdaki lacivert ceketi gözüme ilişti, çamur ve kan lekeli…
Bizler okumak uğruna farklı kentlere gittik. Nice Muzaffer Beyler geçti sınıflardan.
Ama değişen fazla bir şey yok.
Ahmet Fazlı öğretmen de bunlardan biri. Çocukları, iki kardeş yaslanmışlar birbirlerine, “İhtiyaç sahibi başka insanlara yardım yapın,” diyerek gelen yardım tekliflerini geri çevirmişler. İyi yapmışlar. Ne yardımı? Kime ve ne için?

Yenisehir.com
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.