Dolar 18,4191
Euro 17,8508
Altın 973,15
BİST 3.281,61
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 27°C
Açık
Bursa
27°C
Açık
Pts 28°C
Sal 26°C
Çar 28°C
Per 28°C

KENYA’DAN ANI PARÇALARI

KENYA’DAN ANI PARÇALARI
A+
A-
06.05.2012

Fotoğraf makinemi, gayet fit görünümlü, bakımlı, altmışlı yaşlarda bir kadına uzattım. Fotoğrafımı çeksin diye. Yanımda çadırım, ardımda kamp alanı… Başımda bandanamla beyazlar içinde gülümsemişim…
Bundan on yıl önce Mısır yolculuğumun akabinde Kenya’ya geçmiştim. Belgesellere konu olan bu ülkeyi çoktandır merak etmekteydim. Çocukluğumda ‘Daktari’ diye bir dizi vardı. Kenya’da mı geçiyordu emin değilim. Hatırladığım yakışıklı bir veteriner hekimin Afrika’da hayvanlarla geçen öyküsüydü anlatılan.
Ama asıl merakım ağabeyimin Kenyalı bir mektup arkadaşından kaynaklanıyordu. O yıllarda Konya bile uzak gelirken Kenya başka bir dünyaydı benim için ve ondan gelen mektuplar başka bir dünyadan geliyor gibiydi…
………
Havaalanına gelir gelmez tıpkı Mısırda olduğu gibi seyahat firmalarının çığırtkanları yapıştı koluma. Kenya’ya gelip de safari yapmamak olur mu hiç? Sağlıkla ilgili tüm tedbirleri de almışken. Sarıhumma aşısı bile olmuştum.
Havaalanlarındaki acenteler oldum olası güvenli gelir. Üç aşağı beş yukarı fiyatta anlaştıktan sonra kendimi safari için özel, üstü aslan, kaplan resimleri ile dolu bir jipte buldum. Seyahat ilginç geçeceğe benziyordu.
Rehberin söylediğine bakılırsa dört gün medeniyetten uzak yaşayacaktık. Gideceğimiz bölgede telefonla görüşmek mümkün olmayacaktı. Cep telefonum da olmadığından yola çıkmadan önce evi aradım. Ancak bizimkilere ulaşamadım. Keyfim kaçmıştı. İllaki bulurum bir yerden diye kendimi teselli ediyordum. Nihayetinde yolculuk başlamıştı…
Ne kadar süredir hatırlamıyorum hiç durmaksızın karanlığın içinde yol alıyorduk. Nereden, nasıl geldiğini bilmediğim bir korku, içimi doldurmuştu. Gökyüzü simsiyahtı. “Yağmur gelecek,” dedi siyahi rehber. Bu buhranlı havanın içinde bir yandan da ailemi düşünmek beni büsbütün kaygılandırıyordu.
Zifiri karanlıkta gidiyorduk. Bir tek ışık geçsek biraz rahatlayacaktım. Ama geçmiyorduk. Kulağım radyodan gelen cızırtılı, değişik müzikteydi. Araç, bir tepeden aşağı inmeye başlamıştı.
Birden kampın ışıklarını gördüm. Vahşi tabiatın ortasında uçsuz bucaksız bir parktı girdiğimiz. Tam o sırada şimşekler çakmaya başladı. Heyecanlanmıştım. Bu yer, içinde bulunduğum atmosfer, bilinmeyene yolculuk hali… İşte bu hayalimdeki kamp dedim kendime…
Ortaokul çağlarında korku filmleri hastasıydım. ‘13. Gün’ adlı bir film vardı ki bayılırdım. Filmin geçtiği kampın atmosferi ürkütücüydü, yaşananlar ise dehşet verici… Böyle bir yerde tatil yapmak kimbilir ne heyecan verici olmalıydı? diye düşünürdüm. Tabii canlı olarak kurtulmak kaydıyla. Oysa bildiğim tek kamp vardı hâkim olan babamın yazları götürdüğü adliye mensuplarının kampı. Birkaç ailenin tartışmasının dışında gündemi oluşturacak türde hiçbir şey yaşanmazdı…
………..
Yan yana birçok çadırdan bir tanesi idi benimkisi. İki gece burada kalacaktım. Açtım bavulu, ne var ne yok çıkardım. Afrika deyince sıcaktır dedim düşünemedim, ah! aptal kafam. Bu kadar gece kıyafeti alacağıma bir mont, bir kot alsaydım keşke. Nafile koca bavuldan çıka çıka bir beyaz merserize kazak, bir keten pantolon çıkmıştı. Bir baloya gitsem uyduracağım kıyafet varken Allahın ormanında kalakalmıştım bir beyaz pantolonla…
Kamptaki görevliler yöresel kıyafetler giymişti. Kıyafet dediğim üzerlerine sardıkları bir örtüden ibaretti. Kulaklarında ve burunlarında kocaman deliklere astıkları halkalarla, National Geography dergisinden çıkmış gibiydiler.
Yemek servisi çoktan başlamıştı. Bir masaya oturdum. Çevreme bir göz attım. Yemek salonu tıpkı 13.Gün filminde olduğu gibi ürkütücüydü.
Hayretle fark ettim, yemekte benden başka herkes pek neşeliydi. Çoğunluğunun yirmili yaşlarda İngiliz, Fransız olduğunu anladığım kamp sakinleri yemeklerini yiyorlardı. Güzel İngiliz kızları, uçuk kaçık elbiseler giymişler, dudaklarını birkaç yerden deldirmişler, cam gibi parlayan yeşil gözleri ile çevreye gülücükler saçıyorlardı.
Dünyanın bir ucunda, kapkaranlık bir gecede, sönük ışıkların hâkim olduğu bu kampta insanlar nasıl böyle neşeli olabiliyordu anlamış değildim. Hele bir yaşlı kadın vardı ki imrendim, bakımlı, süslü ortada pür neşe gezen. Oysa karanlık, benim bütün enerjimi emmişti…
Tüm iştahım kaçmıştı. Hiçbir şey yemek gelmedi içimden. Yemekte yemek olsaydı bari. Plastik tabağımdaki makarnamla biraz oynadım, salataya dokunmadım, tatlı diye koydukları bulamacı bir köşeye ittim.
Yemekten sonra kamp sakinleri ateşin etrafında toplanmış konuşuyorlardı. Kimi yerliler acayip sesler çıkararak şarkı söyleyip dans ediyorlardı. O sırada, iki kişinin bir telefon görüşmesinden bahsettiğini işittim. Dediklerine bakılırsa buralarda bir telefon olmalıydı. Rehbere sordum.
Oldukça uzun boylu, dişlek bir zenciyi çağırdı. Koşarak geldi. Beni oraya götürebileceğini söyledi. Tam o sırada yağmur başladı. İyi ki şemsiyem vardı. Şemsiyemi açıp peşine takıldım.
Yerler balçık, bata çıka gitmeye başladık. Karanlığın içinde adamı görmekte meseleydi. Zenci sessizdi. Kampın tek tük ışığı da yok oldu. Kesintisiz bir karanlığın içinde yol alıyorduk. Karanlığın içinde, ne idüğü belirsiz bir zencinin peşinde yaptığım yolculuğu unutamam.
Yaklaşık yirmi dakika yürüdükten sonra Adam, “Look!” dedi. Eliyle gösterdiği yöne doğru baktım, çok şükür bir ışık yanıyordu. Ofis olduğunu kestirebildiğim ahşap kulübeye doğru ilerledik… (Devam edecek)

Yenisehir.com
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.