Dolar 16,3609
Euro 17,5335
Altın 974,13
BİST 2.418,10
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 27°C
Açık
Bursa
27°C
Açık
Cum 28°C
Cts 30°C
Paz 28°C
Pts 25°C

BİR GECE ANSIZIN…

BİR GECE ANSIZIN…
A+
A-
30.04.2012

Bir gece ansızın geldi…
Her şey doğum günü pastamın üzerinde ‘dört’ ve ‘sıfırı’ görünce başladı. O ana kadar hiç hissetmediğim yaşlılık duygusu, o gün hiç beklemediğim bir anda kapımı çaldı.
“Eyvah! Kırk oldum…” dedim.
Otuzlu yaşlarım ne zaman gelip nereye gitmişti? Yirmili yaşları maziye çoktan gömmüş olmalıydım ki pek bir şey hatırlamıyordum. Ya öncekiler?..
Aklımda kalanlar: “Ah! bir on sekiz olsam…” “Yirmili yaşlar en güzel yaşlar…” “Otuz yaş sana çok yakışacak…” sözleriydi.
Ya kırk yaş? Kimse bir şey söylememişti. Öylece pattadak geldi sanki. O gece pastamla beraber…
Orta yaş buhranı yaşıyor olmalıydım. Oysa hayatını güzel geçirmeye bakan bir insanım. Dakikam, saniyem kıymetlidir. Hani, “Bugün ölsem gözüm açık gitmez,”derler ya işte öyle. Hayatı hiç teğet geçmeden, merkezinde yaşayan bir insanım anlayacağınız.
Şu an Bakırköy’deki yetmiş metrekarelik evimdeyim. Nerdeyse yirmi yıl olmuş yerleşeli. Küçücük evde bir dünya yarattığım o günleri anımsıyorum. Seviyorum burayı. Duvarları, döşemeleri benimle soluk alıp veriyor. İçine girip kendim olduğumda dünyaya hükmediyorum.
Ama yenik düştüm bu akşam. Başım cama dayanmış, kırk yaşın ne zaman, nasıl geldiğini düşünüyorum, onlarca filmin, yüzlerce belgeselin sahnesine çıkmış gibi izliyorum kendimi.
Üniversite günlerim aklıma geliyor. Derslerin öğleden sonraki kısmı yalan olurdu, soluğu Beyoğlu’nda alırdık. Sütiş günleri, Bab cafe, Vakkorama… İstanbul ne zaman değişti böyle? Devasa vitrinler, dünyaca ünlü mağazalar, fast-food zincirleri… Başka bir İstanbul’dayım sanki.
Yaşadığım onca yıl, onca gün nasıl geçmiş farkında olmadan. İş, güç, alışveriş, seyahat… İnsan bekâr olunca hatırlatacak kimse de olmuyor. Bir çocuğum olsa onu büyürken izler yaşlandığımı hissederdim en azından.
Ev kimliğine bürünüyor. Düşünüyorum: Hep o sevdiğim eski şarkılar çalsa, hep aynı mobilyalarla döşeli bu evde hiç dışarı çıkmadan, aynaya bakmadan bir roman kahramanı gibi yaşasam… Yaşlandığımı görmesem, hissetmesem…
Neler saçmalıyorum böyle? Olmayacağına göre… Dışarı çıkma zamanı. Güne karışma zamanı. Sabahın ilk ışıkları ile güne “Merhaba!” deme zamanı…
Düşünüyorum da zaman dediğin ne ki. Başlı başına bir yanılsama aslında. Mutlu yaşayabilmek asıl olan.
Mutlu olmak için sürekli bir şeyler yapıyoruz. Daha büyük şeyler ile mutlu olacağına inanıyoruz. Daha çok çalışıp daha çok kazanarak. Daha çok sahip olup daha çok tüketerek…
Oysa mutlu olmak o kadar basit ki: Bayramlık bir giysi, hatta bir kokulu silgi, uğurböcekli bir toka bile mutlu kılmıştı beni bir zamanlar. Şimdi ise sahip olduklarımın içinde mutluluğu yakalamak için yorgun düşüyorum çoğu zaman.
Aslında hiçbir şeyin gerçek sahibi değiliz. Kendimiz de dâhil. Beden kayıp gidiyor, tutamıyor insan.
Yaşamak çok güzel. Hayatta olmak, sağlıklı olmak, sevdiğin insanlarla birlikte… Bunu bu yaşta daha iyi anlıyorum. Kırk yaşımın en büyük öğretisi bu olsa gerek.
Kaseti başa sarsam farklı yaşar mıydım soruyorum kendime. Hatalarımla, heveslerimle, kazandıklarımla, kaybettiklerimle yaşadıklarımdan memnunum.
Kızım, mesele yok o zaman. Doğmak kadar yaşlanmak ve ölmek de doğal karşılanmalı. Hele ki ölümü düşünmeden yaşamalı derim. Yoksa ölümle birlikte pek çok şeyi düşünmek gerekecek. Yarın ne olacak? Hatıra eşyalarım? Fotoğraflarım? Ben de iz bırakan onca şey?..
Bunları düşüneceğine dışarı bak. Hakikaten de camdan bakınca çok komik geliyor her şey. Oradan oraya gidiyor insanlar. Makinelerin, materyallerin içinde boğulan insanoğlu. Şu an anlamsız bulduğum pek çok şeyin ardından koşuyorum ben de diğerleri gibi. Yukarı baktığımda ise masmavi bir gökyüzü sonsuzluk hissi ile kucak açmış beni bekliyor…
Eşofmanımı giyip dışarı çıkıyorum. Yüzüme vuran soğuk iyi hissettiriyor. Biraz yürüyor, yol üstünde bir kafede mola veriyorum sabah kahvemi içmek üzere. Güneş yüzümü yalıyor.
Sırça köşküm yok ama yaşanabilecekten fazlasını okuyarak, yazarak, gezerek yaşadığımı düşünüyorum. Dünyayı gezmek pek kimseye nasip olmaz. Yirmi milyonluk İstanbul’da şehrin merkezini görmeden yaşayan binlerce insan varken…
Bazen eli, yüzü kırışmış, bir ihtiyarcık gördüğümde fena hissediyorum kendimi. Sonumuzun ne olacağını bilmiyoruz, yarının ne getireceğini, ne götüreceğini… Kendi adıma tek isteğim elden ayaktan kesilmeden, kendi işini göremeyecek hale gelmeden sahneden çekilmek.
Allah ellerini hiç üstümden eksik etmedi. İnandığım tüm değerler benimle birlikte yürümekte. Yaşamda tesadüflere inanmadım. Tesadüf denen her şey bir önceki ya da bir sonrakinin nedeniydi bana göre. Yaşlılık da iyi dilekleri ile gelecektir diyorum, bir avuntu gibi görünse de…
Hava muhteşem. Kış yerini bahara bıraktı artık. Bugün nelerle karşılaşacağız? bakalım. Bugün beni ne bekliyor?
Şunu gayet iyi biliyorum: Mutluluk dışarıdan alamayacağım tek şey. Şu an mutluyum ve İstanbul benim için pek çok şey. İstanbul’a sarılıyorum. İstanbul’un kokusunu içime çekiyorum. Kepenklerini açan dükkânlar, gazetesini kolunu altına almış bir adam, otobüse yetişmeye çalışan bir liseli, yoğun bir güne başlayan İstanbul…
Kırk yaşımla birlikte hesap defterimi kapattım. Üzüntüleri, kızgınlıkları, endişeleri, küskünlükleri noktaladım. Daha çok yaşamayı seçtim, dokunmayı, hissetmeyi, sevmeyi, ertelememeyi hemen hiç bir şeyi… (Bakırköy-Mart 2011)

Yenisehir.com
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.